




Temmuz 2011, Kaş-Antalya










Pek çok turist gibi, ilk olarak aşağıda soldaki astronomik saati görmeyi turistik bir görev edindik kendimize. Her saat başı, civardaki hiç bir turistin kaçırmak istemediği ve saatin etrafında hiç bir santimetrekareyi boş bırakmayacak şekilde toplanıp bir şölen haline dönüştürdükleri (bkz. alttaki diğer iki fotoğraf) önemli aktivitede, tabi ki biz de ön saflarda bulunarak yerimizi aldık :) Ha bu kadar insanın toplanmasını gerektirecek önemli aktivite ne miydi? Hani çizgi filmlerde de olurdu ya, duvar saatlerinden bir kuş çıkar ve saat kaç ise o kadar sayıda "cik cik" diye öter... Bir horoz çıkıyor ve saati haber veriyor, olay bu! Ama ve lakin keyifli miydi? Kesinlikle!.. :)
Şu anda turistlerin eğlencesi haline gelmiş bu saat, aslında 15. yüzyılda Charles Üniversitesindeki bir matematikçi ve astronomi uzmanı tarafından, Güneş'in ve Ay'ın gökyüzündeki pozisyonları referans almak ve bunun dışında pek çok astronomik detayı bulundurmak üzere tasarlanmış önemli bir bilim eseri aslında. Bir de saatin üzerindeki karakterlere dikkat çekmek isterim, sol altta: Bu dünyanın nafile olduğunu hatırlatan ve aç gözlülüğü yermek adına konulmuş karakterlerin yanı sıra, sağ ve sol altta sarıklı askerler var... Kimler mi? Tabi ki Türkler! :) Verilmek istenen mesaj açıktır diye düşünüyorum... :)
Benim tepesine çıkılması mümkün olan her gördüğüm yapıya tırmanma isteğim tabi ki bu tarihi saat kulesini görünce de depreşti ve kendimizi saatin tepesinde bulduk. Üstteki fotoğrafları kulenin tepesinden, alttakileri de kulenin içinde gördüğüm bir pencereden sarkaraktan, şansıma tam da saat başında kalabalığı yukardan yakalama şansına erişerekten çektim :) (Yandaki foto: Ruby saat kulesinin tepesinde)



Saat kulesinden ayrıldıktan "Old Town" diye bilinen şehrin eski merkezinde afiyetle yemeğimizi yedik, gelip geçenin fotoğrafını çektik ve meşhur Charles Köprüsü'nden bir de biz geçtik. Unutmadan söyleyeyim, afiyetle yediğimiz ilk ve son yemek bu oldu Prag'da. Akşam yine afiyetle yemeğimizi yiyelim keyif yapalım diye bir restorana oturduk ancak, yanımızdaki Amerikalı aile fena halde kazıklanınca, aynı duruma düşme endişesiyle kalktık ve aç kalma tehlikesiyle karşılaştığımız her durumda yaptığımız gibi -özellikle bunu Tayland'da oldukça fazla yapmak zorunda kalmıştık- hazır yemek sektörüne sığındık :) Prag ziyaretçilerini ufak bir uyarıda daha bulunayım: Henüz "euro" kullanımı o kadar yaygın değil Çek Cumhuriyeti'nde. Dolayısıyla her köşe başında para bozdurmak için ofisler bulunuyor ancak, her biri farklı bir kurdan bozuyor parayı. Şehir merkezinden ne dakar uzaklaşırsanız, paranız o kadar değer kazanıyor...:)
Her gittiğim Avrupa şehrinde hayran kalırım sokak sanatçılarına ve her birinde illaki sokakları bir sanat galerisine ya da açık hava konserine çeviren birilerinin olması keyifle kıskançlık karışımı bir duyguya sebep olur bende. Ve bir de hep içimi acıtır bizde bu kültürün çok az olması ya da yeterince keyif vermemesi. İlk Berlin'de kapılmıştım bu hisse, sonra Londra'da derinden yaşadım bu kederi, daha sonra Viyana'da ve şimdi bir de Prag'da.






Ertesi gün sabah erkenden kalkıp şehirde geri kalan tüm turistik görevlerimizi elimizden geldiğince yerine getirip, o turist kalabalığında bir Çek insanı kimdir, ne yer, ne içer, ne konuşur gibi sorularımıza Prag'da pek de fazla cevap bulamayarak, Güney'de merak ettiğimiz küçücük ve su sporlarıyla meşhur bir kasaba olan Cesky Krumlov'a doğru hareket ettik.




Onca yorgunluğun üstüne, Cesky Krumlov'da rafting yapan insanları izleyerek ve fotoğraflayarak biraz dinlenmeyi başardık. Sonra, bu minicik ama şirin ve şeker kasabanın aynen Prag'dakiler gibi Arnavut kaldırımlı daracık sokaklarında yürüdük, yine bulduğumuz en yüksek yere tırmandık ve keyiflendik, sonra da artık son durağımız olacak Macaristan'a varmadan evvel, geceyi geçirmek için Bratislava'ya doğru ilerledik...
(Fotoğraflar: Ruby)