17 Kasım 2009 Salı

Dachau'da Ölümü Gördüm...

"Ölümü gördüm saklambaç oynuyordu
Hep o sobeliyordu çocukları dudaklarının kıyısından
Ölümü gördüm saçlarımda saklanıyordu
Hep o tarıyordu saçlarını kırmızı bir aynada
Ölümü gördüm acıyı gördüm nefreti gördüm
Ölümü gördüm kaybolmuş yüzlerinde
Ölümü gördük tekmelerin gölgesinde
Ölümü gördük asılmış hain iplerde
Ölümü gördük lacivert ceketlerde
Ölümü gördük ölümü gördük ölümü gördük"

Umay Umay


1913 yılında tüm eşyaları yalnızca bir valizden ibaret olan Adolf Hitler adında bir adam, Viyana'dan Bavyera'nın başkenti olan Münih'e gelir. Geçimini kendisinin yaptığı resimlerle süslenmiş posta kartlarını turistlere satmakla sağlar. 1. Dünya Savaşı'nda gönüllü olarak görev alır ve sonraki yıllarda Alman İşçi Partisi'ne katılır. Nasıl oldu bilinmez, kısa bir süre sonra, 1919'da, partinin yönetimini ele geçirir ve partinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değişir. Sonrasında 1923'te başaramadığını 1933'te başarır, ve ülkenin yönetimini de bir zamanlar kendi çapında ufak tefek resimler yaparak geçinen bu adam, eline geçirir ve olanlar olur...

Henüz içeri girmemiştik, sadece duvarlarını görmek bile tüylerimin diken diken olmasına yetti. Dachau... İnsanlık ayıbı, mahşer yeri, vahşet yuvası, ölüm kampı, Alman askerlerinin eğitildiği cinayet okulu, Bavyera'nın yüksek tepelerinde filizlenmiş insanı dehşete düşüren bir fikrin eyleme geçirildiği Münih yakınlarındaki ilk toplama kampı...

Nereye gittiklerini bilmeden üzerinde "Arbeit Macht Frei" (Çalışmak özgürleştirir) yazan bir kapıdan içeri tıkılan binlerce sözde "hükümlü"nün, çalışarak değil ancak sonsuzluklarına kavuşarak özgürlüğe ulaştıkları bu yerde, moralimin ne denli bozulduğunu anlatmak için sözcüklerim yetersiz kalıyor. "Neden?" diye sormaktan alamıyorum kendimi... Bir insanoğlu bir diğerine bu acımasızlığı ne düşünerek yapar?... Dünyaya kök salmak için mi? Masumun olmaz zaten de, bunu başlatanın bile bir mezar taşı dahi var mı şimdi?... Hangi taht, hangi sırça köşk içindi bunca cinayet?...

1933'te Hitler'in yönetimi ele geçirmesinden sadece birkaç hafta sonra kurulmuş, ismini içinde bulunduğu orta çağlardan kalma kasabadan almış ve ardından gelen kamplara da örnek teşkil etmiş olan bu kamp, şimdi vahşetin muhtırası niteliğinde unutturmuyor olanları. Unutturmamalı da! Varlığını sürdürdüğü zamanlarda 34 barakadan oluşan ve, bu barakalarda varlığı süresince 30'dan fazla ülkeden 200.000'den fazla "hükümlü"ye zindan hayatı yaşatan Dachau, o günlerden kalma gerçek belge, fotoğraf ve görüntülerle insanın yüreğini parçalayan bir gerçekliğe tanıklık ediyor. Kampta bir kilise ve bir sinagog, ölü bedenlerin yakıldığı bir krematoryum ve toplu cinayetler için değil de yalnızca bazı idamlar için kullanılmış bir gaz odası, bir de yaşanan trajediyi yansıtan eski tutuklu Yugoslav heykeltraş Nangor Glid tarafından 1968'de yapılan bir anıt bulunuyor (altta solda).













O günlerden şimdi yalnızca iki baraka duruyor; onlar da kampı ziyaret edenlere zamanında insanların ne denli zor şartlarda barındıklarını bir nebze anlatabilmek için aslına uygun olarak tekrar inşaa edilmiş. Savaşın doruk noktalarına ulaştığı dönemlerde, barakalarda bulunan üç katlı ranzalarda, yatak başına sekiz kişinin düştüğü, bir barakadaki insan sayısının 200 olması gerekirken bazı zamanlarda 2000'e kadar çıktığı yazıyor kamp girişinde aldığımız rehberde. İnanmak istemiyorum... (altta solda krematoryum, sağda yatakhane)














Peki kimdi bu muameleyi hak edenler? Rejim karşıtları, komünistler, sosyal demokratlar, liberal parti üyeleri, eşcilseller, papazlar, çoğunluğu oluşturan museviler, Yahova şahitleri, çingeneler... Özgürlüklerine kavuşmak için en ağır işlerde çalıştırılırlar: yol yapımı, bina yapımı ve hatta bizzat kendilerinin yakıldıkları krematoryumları bile yine kendileri yapmak zorunda kalırlar. Tıbbi deneylerde kullanılırlar, açlıktan kırılırlar, gecenin bir yarısı uykudan alınır kurşuna dizilirler, kırbaçlanırlar, kolları arkadan bağlı ağaca asılırlar, saatlerce birilerinin keyfi uğruna ayakta bekletilirler, çalışmaktan bir deri bir kemik kalırlar, salgın hastalıkların kurbanı olurlar, insanlıktan çıkmış bir grubun işkenceleriyle insanlıklarından olurlar... Nafile bir umuttur bir kısmı için "özgürlük"...

İroni odur ki, Amerika son verir bu insanın kanını donduran cinayetlere. Kampların kapatılmasını ve sorumluların insanlığa karşı suç işlemiş olmaktan yargılanmalarını sağlarlar. Kuruluşundan kapanışına kadar geçen 12 yıl boyunca 200.000'den fazla insana zindan olur Dachau, 20.000'den fazlasına da mezar. 1941'de 4000 Soyvet savaş tutsağı kurşuna dizilir, 7500 tutuklunun cansız bedenleri kömür olmadığı için yakılamaz ve kampta bir toplu mezarlığa gömülür. Savaş bittiği günlerde, kampta ölen son 1230 kişi için, "Biraz saygı" denir ve Dachau kenti yakınlarında onlar için bir mezarlık oluşturulur.

Giden gitmiştir artık, dal kırılmıştır yerinden... Dağılmış, hatta yok olmuş yüzlerce aile... Hafızalara kazınmış her çeşidinden işkence... Havada ölüm kokusu, gözlerde korku...Parçalanmış yürekler, yanmış bedenler... Artık ne çare...


(Fotoğraflar: Ruby)



2 yorum:

Rabia Ergin dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Adsız dedi ki...

Dilizine yüreğinize sağlık...